
Kur’an İncilleştirilecek, cami kiliseleştirilecek başörtüsü rahibe örtüsüne dönüştürülecek...
Tarihi misyon: Ilımlı veya Protestanlaştırılmış İslam
Anadolu’da “dindar” bir kitle ile karşılaşan misyonerler belki kimseyi Hristiyan yapamamışlardı ama üzerinde çalıştıkları insanların hiçbiri artık Müslüman da değillerdi!
İlahiyatçı Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Arslan Bulut’la yaptığı ve Yeniçağ’da dizi halinde yayımlanan sohbetinde şöyle diyordu:
“Büyük Ortadoğu Projesiyle Ilımlı İslam projesi birbirinin içindedir. Yani Türkiye’yi Ilımlı İslam ile belli bir kıvama getirmeden Ortadoğu projesi içinde bir yere eklemlemeniz mümkün değil. Onun içindir ki Batı BOP projesi meyanında, Kuran’ın İncilleştirilmesini, caminin kiliseleştirilmesini, başörtüsünün rahibe örtüsüne dönüştürülmesini sistemli bir biçimde yürütmektedir. Ilımlı İslam projesi, bir Hrisyanlaştırma projesidir...”
Ilımlı İslam, İslam’ı Protestanlaştırma projesiyse mazisini 8 yıl öncesine, AKP’nin kuruluşuna değil, 200 yıl öncesine 1820’de iki Amerikalı misyonerin İzmir’e ayak bastığı güne dayandırmamız da doğru olacaktır kanımca... Yine Prof. Öztürk’ten akatarırsak “İngilizlerin Müsümanları mahvetme siyasetinin esası, İslamı İslamla yıkmaktır.” O halde, asırlar önce Anadolu’ya gelen misyonerlerin yolunun İngiliz konsolosluklarından geçmesi tesadüf olabilir mi!
Kapitalizmin zaferi
Hindistan’da Müslümanlar arasında faaliyet gösteren Protestan bir papaz, ABD’ye dönüşünde, kendisine ne ölçüde başarılı olduğunu soranlara “Çalıştığımız bölgede belki çok az kimseyi, belki hiç kimseyi Hristiyan yapamadık ama üzerinde çalıştığımız bu bölgedeki insanların artık hiçbiri Müslüman da değil”der.
Dinlerarası Diyalog projesinin mimarlarından Louis Massignon’un, Misyonerler Zirvesi’nde yaptığı konuşmanın özeti olan şu sözlerinin işaret ettiği son da farklı değil:
“Onların her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar, derin bir boşluğa düştüler. Anarşi ve intihar için olgun bir hale geldiler.”
Bu çalışmayı yazarken, gözümün önüne sık sık, iktidarın “müzeleri kiliseleştirme” operasyonu devam ederken attığımız o “haçlı Anadolu” manşeti geldi.
Misyonerler “dinsizleri Hristiyanlaştırmak” için gelmişlerdi Anadolu’ya... Ama burada “dinsiz” değil; tersine “dindar” bir toplulukla karşı karşıya kalınca yeni bir yola gidiler; Hristiyan da olabilirdi, Musevi de, Müslüman da; Anadolu insanının dinini Protestanlaştıracaklardı!
Ve manidardır ki Britannica’ya göre Protestanlığın en önemli etkisi (daha iki gün önce attığımız İDO’yu Yunan Kilisesi işletecek başlığına nazire gibi) “iman”ın değil “kapitalizmin yayılması”ydı: “ Bu yeni din ve ekonomik gelişme arasındaki kronolojik ve coğrafi bağlantı, Protestanlığın modern kapitalizme neden olduğunu gösterir. Doktrinlerdeki değişikliklerle kapitalistlerin yaptıkları yanlış olmaktan çıkarılmış ve hatta bunların yaşam biçimlerine bir onay verilmiş oldu. Ticaret ve endüstri genişledikçe Protestanlar daha zengin olmak için malın biriktirilmesini kural olarak getirdiler.”
Böylece ABD Temsilciler Meclisi Kentucky Temsilcisi Hanry Clay’in “İnsanlığımızı kökünden kazımamız ve duyarlılıklarımızı bastırmamız için önümüze adi bir incir ve afyon faturası sürülüyor” dediği çağ açıldı.
Türkler egemen olmayacak
1700’lü yılların sonunda Osmanlı rıhtımına ancak İngiliz bandıralı ile yanaşan Amerikan gemileri; incir, halı, reçine almak için yanaştıkları Anadolu kıyılarına çok geçmeden Rom ve pamuklu mallardan başka, toplumu Amerikan yaşam tarzının tüketicisi yapacak misyonerleri de bırakmaya başladı...
Kapitalizmin emperyalizme evrilişini yaşıyordu o gün farkına dahi varmadan dünya!
Misyoner faaliyeti devleti idare stratejisi olarak benimseyip, aslında kiliseden önce istihbarat örgütleri ve çok uluslu şirketlerle dirsek temasını sürdürenler Osmanlı nasıl kurtulur sorusuna şu cevabı hazırlamışlardı:
“Türkler egemen konumdan çıkarılıp, hristiyan azınlıklar özgürleştirilirse...”
Amerikalı misyoner Tillmann C. Trowbridge’in, Anadolu gezisini kapsayan “Ermenistan’da Bir Turdan Notlar”daki tespiti aynen şöyleydi: “Türklerin gerek insan olarak kendileri, gerekse tüm toplumsal kurumları ilkeldir. Bunun bir nedeni ırksal ise, bir nedeni de dinseldir. Türkler hristiyanlaştırılmadıkça ve tüm kurumları batılılaştırılmadıkça kurtuluş yoktur. Kurtuluşun yolu ise Osmanlı imparatorluğundaki Hristiyan halkları bir bir Protestanlaştırmak ve özgürleştirmektir.”
Asya’nın anahtarı ve Kudüs
Balkanlar’dan Afrika’ya kadar dünyanın dört bir yanında yürütülen misyoner faaliyetlerde “ABD’nin payına Osmanlı’nın düşmüştü”.
American Board’ın 1880 tarihli Bartleft raporuna bakılırsa bunun sebebi “Türkiye’nin Asya’nın anahtarı” olmasıydı.
Bu sadece artan hammadde ve pazar ihtiyacını karşılayabilecek bir potansiyelin değil bonus olarak “Kudüs”ün de adresiydi.
Ve Kudüs’e çıkan bütün yolları 1071’den itibaren Türkler tutmuşlardı; “Anadolu ve Rumeli’yi istila etmekte olan Türkler’e karşı” papaların yüzyıllar süren “Avrupa milletlerini ayaklandırmak” girişimi sonuç vermemiş, sıra bağımsızlığını henüz kazanmış olan ve istikbali bu coğrafyayla ticaretten geçen ABD’nin “şefkatli eli” yani misyonerleri devreye sokmaya gelmişti.
Bir Cluny Papazı olan Robert Keton’un daha Haçlı Seferleri sırasındaki “Eğer Kur’an’ın verdiği zararlar bertaraf edilmek isteniyorsa, onu öğrenmek gerekir” tavsiyesi ve 1311’de Papa’nın emriyle kurulan “Şark Dilleri Kürsüsü”, 1312’de Viyana Konsili’nde Oksford, Paris, Roma gibi üniversitelerde Arapça’nın öğretilmesi gibi stratejik adımlar “misyonerliğin” doğum sancılarıydı...
Kendi kaderini tayin etmeyi talep edecek yeni kimlikler yaratmak isteyen misyonerler Ermeni ve Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde adeta karargah kurmuştu.
Ermeniler Amerika’yla karşı karşıya
Dinsizleri yola getirmek misyonu dindarları Protestanlaştırma biçimini alınca misyoner faaliyetlerin bütün ağırlığı bir anda Ermeniler üzerinde yoğunlaştı. Ağırlıklı olarak Ermeni nüfusun yaşadığı bölgelerde yapılan ve iki BOARD misyoneri Eli Smith ve Harrison Gray Otis Dwight’ın “Researcehes in Armenia” adıyla ünlenen “araştırma gezisi” sonunda, Anadolu’daki hristiyanların maddi ve manevi durumlarının “feci” olduğuna, ahlak ve maneviyatlarının yok olduğuna ve hazır “Osmanlı yöneticileri buna engel teşkil etmeyecekken” reforma tabi tutulmalarına hükmedildi.
Eli Smith’in bu araştırmanın sonuçlarını içeren ciltlik itabında yer alan şu ifade manidar: “Hristiyanlar arasında çalışmak suretiyle düşman topraklarının ta kalbine girme olanağına kavuşmuş oluyoruz!”
ABD için düşman olan bu topraklar, yarın misyoner okullarını incelerken göreceğimiz gibi kısa sürede Ermeniler için de “düşmanlaştırıldı.” Diyalog adıyla girişilen faaliyetlerin sonucunda ortaya çıkan tabloda barış değil zulüm hakimdi.
“Sarraf-ruhban” ittifakının yerini “esnaf-tüccar-Protestan ittifakı”nın aldığı bu yeni dönemde toplumsal yapısı kökten değişen Ermeniler uzun müddet direndiler. Ermeni ruhbanı cemaatini Amerikalılardan uzak tutmak için deyim yerindeyse canını dişine taktı. Ermeni kilisesi içinde istedikleri reformu yapamayan misyonerler, 1 Temmuz 1846’da ilk Ermeni Protestan Kilisesi’ni açtı. Ermeni araştırmacı Levon Panos Dabağyan, misyonerlerin verdiği zararı şöyle ifade ediyor: “Ermeniler’in ’Millî Kilisesi’ile birlikte, millî bütünlüğü bölünmüş ve böylece Türkiye Ermenileri, emperyalist devletlerin âdeta oyuncağı durumuna gelerek çok büyük kayıplara uğramışlardır”.
Kim bu misyonerler
Amerika’nın 200 yıl önce dini kullanarak sömürgeleştirme amacını gerçekleştirmek üzere gönderdiği misyonerleri seçer ve eğitirken kullandığı metod hala revaçta...
Amerikan misyonerleri neredeyse “tek tip” denilebilecek kadar benzer özelliklere sahipler; hepsi küçük kasaba ve çiftliklerden seçilmiş “fakir aile çocukları”.
Hepsi oldukça “çalışkan” ve Yale, Princeton gibi ülkenin prestijli üniversitelerinde eğitim almaları sağlanıyor. Kolej eğitimlerinin yanına mutlaka bir “ilahiyat okulu” da eklemleniyor.
Misyonerliğe seçildikleri an itibarıyla “yılan gibi akıllı olmaya” odaklanan bu insanlar sadece akademik bilgi ile değil ilk yardım, basit tıbbi müdahaleler, hatta pratik diş hekimliği gibi hedef toplumun “yardım yoluyla gönlüne girmeye yarayacak” becerilerle de donatılıyorlar...
Diyarbakır’daki misyonerleri Şeyh Sait’in yeğeni savundu
Bugün “ayrı devlet” olma iddiasındakilerin egemen olduğu Kuzey Irak’ta, Körfez Krizi’nden itibaren Amerikan sivil toplum kuruluşları, özellikle de Çekiç Güç sayesinde binlerce Kürt kökenli Iraklı “Hristiyan” oldu.
Hedeflerden nihai olanı “ayrı bir kimlik” meydana getirip, o kimliğin savunucularına “kendi kaderlerini tayin talebi”nde bulunacak şuuru kazandırmak(!) olduğu için misyonerler ne 200 yıl önce ne de bugün Diyarbakır, Mardin, Trabzon, Hatay gibi şehirleri ihmal etmediler. O kadar ki, 1999-2000 arasında Diyarbakır’da bir yılda 30 aile Protestan yapıldı.
Sur beldesinde temeli atılan Protestan kilisesinin ruhsat sahibi olan Ahmet Güvener, 2001’de şehirde izinsiz İncil dağıtırken gözaltına alınıp yargılanmaya başlandığında bilin bakalım kim tarafından savunuldu? İngilizlerle işbirliği yaparak Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanmaya girişen Şeyh Sait’in kardeşi Şeyh Tahir’in torunu, avukat Muhammed Akar! Konuyu Şeyh Sait’in yeğeninden başka sahiplenenler de vardı: Ev ruhsatıyla kilise yapılan inşaatın durdurulmasına en sert tepkiyi ABD gösterdi. ABD Büyükelçisi Eric Edelman, Ekonomik İşler Müsteşarı Scot Marciel ve Adana Konsolosu Scott Rold’u, ABD’de gördüğü eğitiminin akabinde belediye başkanı olan Osman Baydemir’i ziyarete gönderdi. Marciel’in “misyoner kilisesi hakkında açılan davanın son durumu” hakkında bilgi aldığı ziyaretten sonra, ABD Adana 2. Konsolosu Deborah Harf ile Uluslararası Af Örgütü ve Güney Afrika Kilise Örgütü üyelerinden oluşan yabancı heyet gözetiminde(!) yapılan duruşmada, Güvener, “AB uyum yasaları çerçevesinde” beraat etti!
Misyonerlerinin, 1858 yılında İstanbul’daki görevinden ayrılan İngiliz elçi Sir Stanford Cannig’e başta Islahat Fermanı’nın hazırlanması olmak üzere Protestan Kilisesi’nin açılması, dönmelerin eski dinlerine dönmelerine izin verilmesi gibi konulardaki katkılarından dolayı minnetnameleri, İngiltere’nin ittifakının yeni ve şaşılacak bir olgu olmadığını gösteriyordu.
1918 yılında İngiliz İstihbaratından Binbaşı Edward Novill misyoner faaliyetlerinin amacının “ırken, ruhen ve dini açıdan bölgedeki vatandaşları Batı’ya bağlamak” olduğunu itiraf etti.
Sir Cannig, “Protestanlığın zaferi için” mücadele ettiğini söylüyordu. ABCFM ise meseleyi daha somut olan şu ifadeyle özetledi:“Bunları tanrı sayesinde, İngiltere’nin Hindistan’da bir imparatorluğa sahip oluşu ve oraya engelsiz ulaşmak ihtiyacının ilahi gerçeğine borçluyuz!”
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/index.php